Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle

27 MAYIS 1960'DA BEN ORADAYDIM!

27 MAYIS 1960'DA BEN ORADAYDIM!

Alptemur Klılıç, "O 'darbenin' canlı kalmış tanıklarından ve mağdurlarından biriyim. Bu darbeyi ve beni de Yassıada’ya tıkan yolun anılarını gene yazmam, hatırlatmam lazım..." diyerek yakın tarihe yeniden şahitlik etti...

30 Mayıs 2010 14:18
font boyutu küçülsün büyüsün


O gün... Bugün

27 Mayıs 1960-27 Mayıs 2010; 50 yıl önce ve bugün... Sonra da, yarın!  
Dün, 27 Mayıs “Darbesinin” 50. Yıl dönümü idi... Bu yazımı dün yazmıştım, “güncel” gündemden ötürü, bugün yayınlanıyor!
Bu “darbe” aslında, Cumhuriyet döneminin bir “cunta” tarafından, ordunun “emir-komuta zinciri” dışında yapılmış, ilk ve -inşallah- son darbesi idi. “O gün”, o “darbe”, Cumhuriyet tarihinin önemli bir dönüm noktasıydı. Sonraki gelişmelere ve olaylara kaynak oldu ve “bugünlerde”, bu travmadan alınacak dersler var. Olayı, doğru tespit etmek ve yorumlamak şartıyla! Özellikle; sonraki askeri müdahalelere de yol açtığı doğru olsa da, bu gerçek “cunta darbesi”, yapılış şekli, zaman ve zemini ve amaçları açısından, 12 Mart 1974 ve 12 Eylül 1982 “müdahalelerinden” çok farklıdır.

İki yüzlüler
Bu konuda, ilginç bir çelişki, kafa karışıklığı var; sözde aydınlar, liberaller ve solcular, şimdiye kadar -uzun süre- bu “darbeyi” sonraki “müdahalelerden” ayırıp “demokrasinin zaferi”, “ak devrim” diye övmüşlerdi.  “Darbeden” sonra “devriklere” -onlara göre, “düşüklere”- tutuklamalar esnasında, sonra da,  “tıkıldıkları” Yassıada’da yapılan muameleleri, suçlama ve yargılamalardaki hukuk ihlallerini, özenle görmezden gelmişlerdi... Sözde “yüksek” Adalet Divanı Başkanı Salim Başol bu “adaletin” anlamını “sizi buraya tıkanlara sorun” diye ifade etmişti. 
Şimdi de Orduya, askerlere vurmak moda ya. O aydınlar ağız değiştirmeye başladılar... Bunlardan Bayramoğlu, rahmetli Celal Bayar’a atfen diyor ki: “27 Mayıs olupbittisi başarıya ulaşmamış, ya da hiç yapılmamış olsaydı, ne ordu içinde cuntalar kurulacak ne 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleri yapılacak, ne de demokrasi dejenere edilebilecekti...” 
Bir bakıma, doğru ama tek yanlı. Sormak gerek; 27 Mayıs “darbesi” başarıya ulaşınca neler oldu? O “Darbeden” sonra, bir tepki Anayasası olan 1961 Anayasasının - “lüksünden”- ülke şartlarına göre “bol” gelmesi yüzünden, kaynatılan “cadı” kazanından, sonraki müdahaleleri gerektiren terör olayları, DHKP-C - PKK ve de APO çıktı... Velhasıl, bir sarmal, bir kördüğümü çıktı!
Gene Bayramoğlu diyor ki: “50 yıl sonra aynı asker, aynı CHP...” Yanılıyor; elli yıl önce, CHP’nin “darbeyi” tahrik ettiği, maalesef doğru da İsmet İnönü’nün, sonra yapılanları ve olanları, bu darbenin en acı neticesi olan Menderes’in, Fatin Rüştü Zorlu’nun, Hasan Polatkan’ın, idamlarını tasvip ettiği doğru değil... Bugünkü CHP, o olaylardan çok dersler almıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri de, bu olaydan çok ders çıkarmıştır. Asıl ders almayanlar başkaları!

Bilanço
27 Mayıs Darbesinin insanlık ve ülke açısından bilançosu, çok ağır ve acıdır... Özetle; toplam 150.000 kişi mağdur oldu... Yassıada’da 412 kişi hapsedildi. Ağır şartlar altında yargılandılar... Sanıklar (veya düşükler), gülünç, “köpek, at ve bebek” davalarından yargılandılar. Gençleri kıyma makinesinden geçirdikleri gibi korkunç iddialar ortaya atıldı ve dava konusu oldu... Ve ben O “darbenin”, yakın tanıklarından, canlı kalmış mağdurlarından biriyim; 27 Mayıs 1960’da, 35 yaşımdaydım... Basın Yayın Genel Müdürü idim... Rahmetli Adnan Menderes, Devlet Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel’e ve bana,  “Benim genç Umum Müdürlerim”  derdi. Önümde, parlak bir geleceğin olduğunu sanıyor, alanımda önemli işler yapmayı, mesela, Türkiye’de televizyonu kurmayı, tasarlıyordum.
Ama “darbe” beni de vurdu. Yassıada’da ve Balmumcu kışlasında, 9 ay tutuklu kaldım... İlkokul öğrencisi kızımı, öğretmenleri sınıfta, “İşte düşük kızı” diye teşhir etmişler! 
“Yüksek Adalet Divanında”, “Radyo Davasından”  Türkiye Radyolarını “İktidara alet yapmak”, suçuyla yargılandım ve beraat ettim... Ama hayatım altüst oldu... 
Bugün, 86 yaşımda geçmişteki olayları daha yakından ve şimdi rahat TV koltuklarından, gazete köşelerinden, ahkâm kesenlerden çok daha iyi değerlendirebiliyorum.
27 Mayıs “Darbesi” ve sonraki “müdahaleler” keşke hiç olmasaydı... Bunlardan dersler alınsaydı. Ancak, ders alınırsa bu olaylar tekerrür eder mi? [1]

***

Timsahların gözyaşları

27 Mayıs 1960 “Darbesinin” 50. yıldönümünü, mâlum organlar geçen yıllarda görülmemiş bir yoğunluk ve acılarla “timsah gözyaşlarıyla” andılar ve tefrika, diziler halinde anmakta devam edecekler... Çünkü “27 Mayıs darbesi” ve yıldönümü bugünkü ortamda Türk Ordusunun sicilli düşmanları için, zehirlerini akıtmak ve bu “darbe” üzerinden Orduya vurmak için müsait fırsat! Ortam müsait ve ibret malzemeleri çok!
 Bu darbe gerçekten Türk tarihinin en utanç verici, en acı olayı... “Travmanın”  etkileri bugüne kadar devam ediyor... Olaydan çıkarılması gereken çok dersler var.
Benim acılarım
Önce; dün yazdım, ben bu konuda objektif olamam. Acılarını ben de çektim, dipçik darbelerini, tekmeleri ben de yedim... Ama inanın, o dönemde tutuklandığımda, sonra da Yassıada’da, benim için en acı olan daha önce Kore’de giydiğim üniformayı taşıyanların hatta oradaki “silah arkadaşlarımın”, genç Harbiyelilerin bana yaptıkları muameleler idi. Kendi kendime hep, “Aman hislerine kapılma, kendi subaylarına, orduna düşman olma” diye telkinde bulundum! Ve tahliye olduğum gün Dolmabahçe yolunda, başlarında alay sancağı, askeri bir kıta görünce, hüngür hüngür ağladım. Hamdolsun orduma düşman olmamıştım ve asla olamazdım! Dramatize etmiyorum! 
Gül ve Sezer  
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu vesileyle “(Darbe) Unutuldu, geçti. Bir zamanlar resmî tatildi, milli bayramdı. 12 Eylül de geçti, gitti. Hepsi tarih oldu” demiş... Evet, geçti ama açıkçası, “deldi de geçti”. Bir daha tekerrür etmemeli! Ne var ki, eğer doğru sezmişsem, Gül’ün aynı zamanda  “Bu, engellenemez. Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesi engellenemez...” sözleri altında, Ordu hakkında bir ima, dokundurma var!
Nitekim Hüseyin Gülerce köşesindeki yazısında, Gül’ün imalarına açıklık getiriyor; “Demek ki engellemek isteyenler var... Bir önceki Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, böyle bir değerlendirme yapar mıydı? Şimdi yapar mı? Yapmaz. Bunları, iki şahsiyetin karşılaştırılması için değil, iki zihniyetin farkını anlatmak için yazıyorum. Sayın Sezer’in temsil ettiği ulusalcı, askerci, totaliter zihniyetin, Türkiye’yi dünya ile bütünleştirme gibi bir derdi yok. Çünkü ’bizim özel durumumuz var’diyen bu zihniyet, 27 Mayıs’ların cuntacı, vesayetçi anlayışından besleniyor”...
Malum Mehmet Altan da Kazakistan’da Gül’le konuşmuş... Cumhurbaşkanı demişler ki:  “Büyüklük artık ekonomi, hukuk ve demokrasiyle ölçülüyor. Bu unsurlara sahipseniz askeriniz de güçlü olur”.
Gül’e sormalı; Türk Ordusu yıpratılırsa etkisiz hale getirilirse demokrasi, mi kalır?
Bu adamlar, kabuk bağlamış eski yaraları, kanatıncaya kadar kaşıyıp, timsah gözyaşları dökerek ne yapmak istiyorlar! Mâlum; Türk Ordusundan kurtulmak, “Nizam-ı Cedit” i kurmak!
Nitekim yaygın bir iddia ve endişevar; nizami Türk Ordusuna karşı “özel birlikler” kurulmakta!  AB’ye “uyum” kapsamında “Entegre Sınır Yönetimi” adı altında   “sınırların profesyonel birliklerce korunması projesi”, Başbakan Erdoğan imzalı genelge, 26 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi... Buna göre, TSK sınırlardan çekilecek, görevi İçişleri’ne bağlı profesyonel birlikler üstlenecek.
Bu yeni birlikler nasıl, kimlerle teşkil edilecek hangi Komutanlar tarafından yönetilecek malum değil ama en azından şüpheli. Sakın, 27 Mayıs 1960’dan önce, bazıları tarafından kurulması düşünülen, “milis” kuvvetlerine benzemesin...
Bildiğim kadarıyla Genelkurmay, bu yeni  “düzene” veya  “düzmeceye”  karşıdır! Uzmanlar böyle bir ayrışmanın güvenlik zaafı yaratacağını savunuyorlar... Ama ne gam; Türk Ordusunun “vesayetinden” gücünden  kurtuluyoruz!.. [2]

***

27 Mayıs 1960’da ben oradaydım!

 

Önceki yazımda 27 Mayıs 1960 darbesi hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım... O  “darbenin”  canlı kalmış tanıklarından ve mağdurlarından biriyim. Bu darbeyi ve beni de Yassıada’ya tıkan yolun anılarını gene yazmam, hatırlatmam lazım... Zira zaman geçtikçe, tanıklar azaldıkça ve de yok oldukça ayrıntılar unutuluyor; genç kuşaklara hatırlatmam gerek. 

Freni patlamış otobüsün içinde
1960 Mayısının başında darbe gümbür gümbür yaklaşıyordu. Devletin, hükümetin içinde, bazılarımız, Menderes’in etrafındaki küçük bir grup,(mesela Fatin Rüştü Zorlu, Medeni  Berk, Sebati Ataman, Özel Kalem Müdürü Ercüment Yavuzalp) freni tutmayan bir otobüsün içinde mukadder sona doğru, son sürat gidildiğinin farkında idik. Yakında bir şeyler olacağını hissediyorduk.
Ben Devlet Enformasyonundan sorumlu olarak, bütün dünyaya yayılmış ihtilal şayialarının doğru olmadığını, her şeyin normal gittiğini anlatmak için, aralarında Le Monde yazarı, sonra Ankara Büyük Elçisi Eric Rouleau’nun da bulunduğu bir Fransız medya grubunu davet etmiştim. Meğer, Rouleau’nun sonraki haberinin başlığındaki gibi, onları “Bir ihtilali izlemeye” davet etmişiz. 
26 Mayıs gecesi ziyaretçiler şerefine Ankara Radyoevinde, konserli bir  resepsiyon tertip etmiştik. Sıkıyönetim vardı ve görevli bazı subaylar da  gelmişlerdi. Kore’den tanıdığım bir binbaşı yanıma yaklaştı, manidar bir şekilde  “son geceniz” dedi...

Olaylar gelişiyor
Olaylar süratle gelişiyordu; Mülkiye olayları, sonra adının “Deniz” olduğu söylenen bir gencin, Menderes’in yakasına yapıştığı, 555K (5’inci ayın 5’inci günü, saat 5’te, Kızılay’da) mitingi, Harbiyelilerin yürüyüşü, İstanbul ve Ankara’da Sıkıyönetime rağmen, sonu gelmeyen nümayişler, gerginliği arttırıyordu. Tahkikat Komisyonunun kurulması da tuz biber ekmişti. İsmet Paşa, herhalde bir şeyler bildiği ve sezdiği için, Mecliste, meşhur tahkikat encümeni tasarısı görüşülüp kabul edildikten sonra,  “Sizi  artık ben bile kurtaramam”  demişti.
NATO Bakanlar Konseyi, Mayısta İstanbul’da toplanacaktı. NATO Genel Sekreteri Spaak daha önce Ankara’ya gelmiş ve bu şartlarda toplantının İstanbul’dan başka bir yerde toplanmasını, nazikane önermişti. Hükümet bu teklifi geri çevirdi.

Harbiyeliler yürüyor
Harbiyelilerin Ankara’daki yürüyüşünü İstanbul’da haber aldım. Yabancı medya mensupları bu konuda izahat istiyorlardı. Başbakanı telefonla aradım. Bana  “Yanlış yalan haberler yayıyorlar, tekzip et; Harbiyeliler bizi desteklemek için yürüdüler” dedi. Ben de bunun hakikat olmadığını bildiğim halde, mecburen böyle söyledim. Tabii kimse inanmadı.

Fatin Bey bir şeyden
haberdar değildi
NATO toplantısı Belediye Sarayında, tankların gölgesinde yapıldı. Yabancı gazeteciler, toplantıdan ziyade, olaylarla ilgili idiler. Rahmetli Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, resmi ziyaret için gittiği Tahran’dan döndü, ayağının tozuyla, tertip ettiğim basın toplantısına katıldı. Gazeteciler, öldürülen gençleri, et ve kıyma makinalarını sormaya başladılar. Bunlardan ne benim ne de Fatin Bey’in haberi vardı. Fatin Bey bana yavaşça  “Yahu bunlağ doğyu mu?” diye sordu. (Rahmetli r harflerini söyleyemezdi.) Ben de  “İhtimal vermiyorum ama bu haberler yayılıyor” dedim.
Tahran’a gitmeden önce, Ankara’daki makamında idik. Büyük Elçi merhum Semih Günver birden, “Fatin Bey, ihtilal olacak, sizi de beni de asacaklar”  diye çıkış yaptı. Fatin Bey de  “Sus, teybiyesiz heyif !” diye onu susturmaya kalktı, ama hemen arkasından, tevekkülle  “Biliyoyum biliyoyum ama agtık yapılacak biy şey yok”  dedi. Gerçekten artık yapacak bir şey de yoktu.

Eskişehir’den Yassıada’ya
26 Mayıs günü davet ettiğim Eric Roulo’yu ve Fransız Basın heyetini uğurladıktan sonra içime doğmuş gibi anamla helalleştikten sonra Başbakanın daha önce gittiği Eskişehir’e gittim. Adnan Menderes orada genel seçimlerin yapılacağını açıklayacaktı. Açıkladı da ama duyulmadı. Çünkü bir gün önce Başbakanı çirkin el hareketleriyle karşılayan Havacı subaylar, hoparlörlerin kablolarını kesmişlerdi.
27 Mayıs sabahı bir telefonla Valilik makamına çağrıldık. Ve orada benim küçük el radyomdan Alparslan Türkeş’in sesinden darbenin yapıldığını öğrendik. Oradan uçaklarla Ankara’ya götürüldük. Harp Okulunda güç şartlar içinde dört gün geçirdikten sonra uçaklarla İstanbul’a Yeşil Yurt’a, orada biraz hırpalandıktan sonra Kandilli adlı vapurla Yassıada’ya! Yassıada Tesislerini yaptıran, fakat tutuklu Amiral Sadık Altıncan’la birlikte!

İntihar nöbeti
Harp Okulu’nda İçişleri Bakanı Namık Gedik ve Yassıada’da Konya Valisi Cemil Keleşoğlu’nun intihar etmesinden ve bazı arkadaşlarımızın da intihara teşebbüs etmelerinden sonra, koğuşlarda sırasıyla, intihar nöbeti tutardık.
İnsan çok dayanıklı, tahammüllü mahluk. Acılar unutuluyor ve hayat devam ediyor. İnsan kendisine verdiği sözleri tutamıyor, hatta Yassıada’da, arkadaşlarla verdiğimiz “Artık yassı kadayıfı bile yemeyeceğiz”  sözümüzü bile tutamadık!..

Bilanço
Darbeden sonra 150.000 kişi hakkında işlem yaptılar. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, kabine üyeleri, belediye başkanları, yerel yöneticiler başta olmak üzere birçok Demokrat Partili, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun, İstiklal Savaşı kahramanlarından Ali Fuat Paşa, eski Genelkurmay Başkanı Mehmet Nuri Yamut da tutuklandılar... 412 kişi Yassıada’da hapsedildi.
Ben de dahil. Ama acıdır, Eskişehir’e beraberimde götürdüğüm radyo ve film ekiplerinin mensupları da hiç suçları olmadığı halde aylarca Yassıada’da tutuklu kaldılar... Ağır şartlar altında yargılandık...[3]

Alptemur Kılıç-YENİÇAĞ

 

Kaynak: YENİÇAĞ GAZETESİ,

[1].http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13421
[2].http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13432
[3].http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13442










yorumlayorum ekle


Yorumlar


  henüz yorum yok








Anket

Türkiye'nin;tek Devlet,tek Millet,tek Dil ve Tek Bayrak diye ifade edilen üniter yapısıyla ilgili herhangi bir endişeniz var mı?

  • Evet
  • Hayır
  • Kısmen
  • Fikrim yok



   [ sonuçlar için tıklayın ]