En Sıcak Konular

Kamil Büyüker

Mazi ve Ati
Kamil Büyüker
1 Ocak 1990

Tarihin ve Coğrafyanın Tapusu:Mezarlıklar



     “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir” (Rahman, 26)

     Geçmişi olmayan, tarihi olmayan milletlerin mezarlıkları da yoktur. Mezarlıklar geçmişin sigortaları, tarihin, coğrafyanın tapularıdır. Aslında dışarıdan bakanlar, bu sessiz ama “en büyük vaiz” olan ölümü ve mezarlıkları anlamakta güçlük çekerler. Çünkü geçmiş ve gelecek algılarımız gibi, modernleşme ile beraber hayatın dışına itilen mezarlıklar da insanlara hep korkutucu, ürkütücü gelmiştir. Artık mezarlıklar şehrin en uzak yerindedir, şehirden tecrid edilmişlerdir. Şehrin sakinlerini bir daha rahatsız (!) etmemek üzere ölümün yazgısında olan garipliği kendisine yol edinircesine en kuytuya, en ıssız mekânlara itilmişlerdir. Ecdadımızın gözünün önünden hiç ayırmadığı, en küçük mescidinden en büyük selâtin camilerine kadar mihraba bakan tarafını mezarlarla yani hazirelerle süslediği bir vakıadır. Ölüm tasavvuru onlar da canlı bir nasihatçi olarak tecelli eder. Ölünün –tabiri caizse- alnının çatına yazılmış olan “Hüve’l Bâki” (bâki olan ancak O’dur) yazısı da bu gerçeği haykırırcasına –taşa- nakşedilmiştir.  

      Mezarlar neden bize uzak?

      Neden mezarlarımız bu kadar ıssız, terkedilmiş, neden sakinleri olan ehl-i kubûr’a bir selâm veren yok ve neden sarhoş, berduş, evsiz barksızlara sığınak olmuştur mezarlıklar? Bu soru kafamızın bir köşesinde bizi kemirir durur. Cevap çok açık: biz mezarlarımızı terk ettiğimiz için, geçmişimizi ve de tarihimizi… Ve geçmişe dair hafızamızı bir daha geri dönüp bakmamak üzere sildiğimiz için. Dedelerimizin terekelerini bir hiç uğruna evet bir hiç uğruna çok ucuza işportada sattığımız için; eski yazı diye mektuplardan, hat istiflerinden burun kıvırdığımız, eski elbise diye saklamaktan usandığımız nadide mukaddes emanetleri en yakın çöpe sessizce bıraktığımız için… Mezarlıkları bu kadar ürkütücü kılan bizim oraları kendimize uzak bilmemizdir. Bu toprakların gerçek sakinlerini aslında “ölü” saymamızdır. Evet “gidenler memnun ki dönen yok seferinden” ama ya kalanlar… Kalanlar hallerinden çok memnunlar ki gidenlerin gidip geri dönmedikleri mecraları, yolları ve bıraktıklarını özlemiyorlar, özlemek ne kelime hatırlamak bile istemiyorlar… Efendimiz (s.a.v), mescidinin karşısında yatan eşlerini, çocuklarını, dostlarını, arkadaşlarını sık sık ziyaret ederlerdi. Onlarla hasbihâl eder ve derlerdi ki: “pek yakında biz de geleceğiz” ayrılık hüznü gözlerinden yaşlarla dile gelirdi. Bazen gece yarısı Hz. Aişe validemiz Efendimiz’i yatakta bulamayınca -içini kemiren kıskançlıkla- arar, durur. Görür ki, Efendimiz yine soluğu ya Cennetü’l bâki’de almıştır. Mekke’de kaldığı yıllarda da Cennetü’l Muallâ’da Hatice Validemizi ve sevdiklerini daima ziyaret ederdi. Ziyaretlerinde, gözyaşı, hüzün, hasret, vefâ, dostluk hepsi bir aradadır. Örnekliği, rehberliği bizim hayatımızı kuşatması gereken Kainatın Efendisi’nin ölüm ve mezarlar karşısında duruşu böyle… 

      Fark: Yerin altındakiler ve yerin üstündekiler

      Yahya Kemâl kendisine İstanbul’un nüfusunu soranlara ölüleriyle birlikte hesaba katarak cevap verirmiş. Soru soran bu yanlışı (!) düzeltmeye kalkınca Türk şiirinin kudretli şairi “İstanbul’un yerin altında yatanlarla birlikte İstanbul” olduğunu söylermiş. Yerin altındakileri yok sayarak ve mezarlıklardan kaçarak, mezarlıklardan uzaklara gökdelenler dikerek mezarın ve mezarın çağırdığı ölümün hakikatinden kaçamayız. Ölümü “âsûde bir bahar ülkesi” bilenler ile dünya cennetinin sona erişini haber veren yok oluş çağrısı olarak görenler arasındaki ayrımı varın siz hesap edin.

      Bugün Eyyüp Sultan Mezarlığı, Yahya Efendi Mezarlığı, Merkez Efendi Mezarlığı, Sahray-ı Cedîd Mezarlığı, Edirnekapı Mezarlığı gibi mezarlıkların sakinlerini kısmen ziyarete gelenler olsa da bunlar unutulan, unutturulan mirasımızın ancak çok küçük bir kısmını karşılıyor. Eski İstanbul diyince akla gelen güzel hasletlerden bir tanesi de bu anlamda mezarlıları ziyaret değil midir? Perşembe günleri, bayram arifeleri, bayram günleri, kandil günleri, sene-i devriyeler… Ama heyhat! Şairin dediği “ne gelen, ne soran var”… Bırakın mezar ziyaretlerini, evde televizyon izlemeyi, bilgisayar başında chat yapmayı bayramlaşma, tebrikleşme merasimlerine tercih edenlerden olduk.  

      Ölüm gerçeğinden kaçış yok, sağlam kalelerde olsanız bile…

      Ölümü özüne sevdir; nasıl olsa [ölüm] gelecek… (Hz. Ebubekir (r.a.)

      Her gerçeğin üzerinde bir gerçek var, o da Ölüm gerçeği. Öyle ki Kelâm-ı İlâhi’de “Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa, 78) buyrularak, kaçışı olmayan, dönüşü olmayan bu gerçeği haykırıyor. Mezarlıkları da bir de bu cepheden düşündüğümüzde, hayatında mezarın köşesinde dahi geçmeyen insanın mezarlıkları görünce ürpermesi, korkması doğaldır. Çünkü o hiçbir zaman hesabını ölmek üzere yapamamış; ölümsüzlük üzerine bütün kavgaları, telaşları ya da daha doğru bir ifadeyle hiç ölmeyecekmiş gibi bütün planları… 

      Geçmişten geleceğe mezar estetiğimiz

      Her yeri, her noktası bir başka kültürü ve ahengi içinde barından eski mezarlıklarımız, bugün gelinen noktada zevksizliğin eserini üzerinde taşıyor. Mezar başlarında yer alan “Şahideler” aslında ne büyük şahididirler, tarihin, medeniyetin ve oradan yatan mevtanın… Taşlarında nakış nakış işlenen o zevk estetik, bugün sadece gözlerimizi süslüyor. Ya serviler, sonsuzluğu, ebediyeti temsil eden serviler. Bu yüzden divan şairlerinin en önemli esin kaynaklarındandır, serviler. Ve ölüm, şairlerimizin mısralarına öylesine güzel yansımış ki! Sözün hülasası olarak bakın Yahya Kemâl “Rindlerin Ölümü” nde ölümü nasıl resmeder:


      Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

      Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle

      Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

      Eski Şiraz’ın hayal ettiren ahengiyle


      Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

      Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

      Ve serin serviler altında kalan kabrinde

      Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.



Bu yazı 1,397 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Kasım 2008 Kökleri Mazide, Dalları Atide Sanatkarlar
    • 25 Eylül 2008 Hz. Ali'den Çağları Aşan Mesajlar
    • 1 Eylül 2008 Geçmiş Ramazanlar olur ki…
    • 3 Ağustos 2008 Hikmet Tâcı: Gelin Tâcı
    • 19 Temmuz 2008 Kanaat Nimeti ve Biz
    • 12 Temmuz 2008 “Yaşamak İçin Ya Derviş Veya Filozof Olmalı”
    • 7 Temmuz 2008 Tarihin ve Coğrafyanın Tapusu:Mezarlıklar

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler

    Şirket Haberleri ŞİRKET HABERLERİ


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,053 µs